Gediz Havzası’nda Ekolojik Çöküş

Sosyal Haklar Derneği’nin Ege Bölge Temsilciliği ve Soma Temsilciliği Gediz Havzası üzerine bir rapor oluşturdu. Gıda, su ve geçim güvenliği açısından çok önemli bu havzanın nasıl ağır bir tehdit altında olduğunu ortaya koyan rapor özetini sizlerle paylaşıyoruz:

Gediz Havzası, Türkiye’nin en verimli tarım alanlarından biri olmasının yanı sıra, Ege Bölgesi’nin gıda üretiminde stratejik bir role sahiptir. Gediz Nehri, doğduğu noktadan Ege Denizi’ne döküldüğü deltaya kadar uzanan hattı boyunca dört ilden geçmekte, Ege’nin yarısından fazlasını kapsamakta ve doğrudan yaklaşık 6 milyon, dolaylı olarak 10 milyona yakın insanın gıda, su ve geçim güvenliğini etkilemektedir. Gediz, özellikle sulu tarıma dayalı üretim yapısıyla Türkiye’nin gıda güvenliği açısından kritik bir havzadır.

Ancak bugün Gediz Havzası, ekolojik, ekonomik ve toplumsal boyutları olan çok yönlü bir krize sürüklenmiş durumdadır. Mevcut eğilimler devam ettiği takdirde, önümüzdeki 3 yıl içinde Gediz’in ekolojik bir çöküş yaşaması, başka bir ifadeyle “ölmesi” olasıdır. Bu durum yalnızca çevresel bir kayıp değil; tarımın çökmesi, gıda üretiminin gerilemesi ve milyonlarca insanın geçim kaynaklarının ortadan kalkması anlamına gelmektedir.

Havzadaki temel sorunların başında kirlilik gelmektedir. Nehrin doğduğu noktadan denize döküldüğü deltaya kadar olan hatta; altın madenciliği, nikel madenciliği, kuvars madenciliği faaliyetleri, jeotermal enerji santralleri, biyogaz enerji santralleri, tuğla ve seramik fabrikaları, büyük ölçekli hayvancılık işletmeleri, deri işletmeciliği ve organize sanayi bölgeleri önemli kirletici kaynaklar oluşturmaktadır. Özellikle Turgutlu ve Bağyurdu Organize Sanayi Bölgeleri, yeterli arıtma altyapısının bulunmaması ve etkin bir ekolojik denetimden geçmemesi nedeniyle Gediz’e ciddi miktarda endüstriyel atık bırakmaktadır. Ayrıca havzanın birçok yerleşim bölgesinde kanalizasyon arıtma tesisi de bulunmamaktadır. Bu durum, tarım topraklarının, yeraltı sularının ve gıda zincirinin ağır metaller ve kimyasallarla kirlenmesine yol açmaktadır.

Bir diğer temel sorun su rejiminin bozulmasıdır. Çeşitli maden ocaklarının ve işletmelerin su ihtiyacını karşılamak amacıyla inşa edilen barajlar ve göletler sonrasında nehir debisinin yüzde 60–70 oranında azaldığı, Gediz’in denize ulaşana kadar giderek zayıfladığı ve özellikle 2025 yazındaki kuraklık döneminde kuruma düzeyine geldiği gözlemlenmektedir. Bu durum, nehir ekosistemini olduğu kadar tarımsal üretimi de doğrudan tehdit etmektedir.

Su krizini derinleştiren bir diğer unsur ise kontrolsüz yeraltı suyu kullanımıdır. Havzada 20 binin üzerinde kaçak sondaj kuyusu bulunduğu bilinmektedir. Bu kuyular hem köylüler hem de şirketler tarafından açılmakta; yeraltı su seviyeleri hızla düşmekte ve tarımsal sulama sürdürülemez hale gelmektedir. Yeraltı sularının aşırı çekilmesi, Gediz Havzası’nı iklim krizine karşı daha da kırılgan hale getirmektedir.

Tüm bu süreçler, Gediz Havzası’nda ürün çeşitliliğini doğrudan tehdit etmektedir. Üzümden pamuk üretimine, tüm sebze çeşitlerinden meyveciliğe ve yeşillik üretimine kadar havzanın geleneksel ve çok çeşitli tarımsal deseni hızla daralmaktadır. Özellikle Sultaniye üzümü, Gediz Havzası’nın ana geçim kaynağı olmasının yanı sıra, bölgenin tarımsal kimliğini ve üretici bilgisini taşıyan temel üründür. Su kirliliği, suya erişim sorunu ve artan maliyetler, Sultaniye üzümü başta olmak üzere havzanın ürün çeşitliliğini sürdürülemez hale getirmekte; tek tipleşmiş, kırılgan ve dışa bağımlı bir tarımsal yapıyı dayatmaktadır.

Gediz’te yaşanan kriz, iklim kriziyle doğrudan ilişkilidir; ancak mesele yalnızca iklim değildir. Asıl sorun, iklim krizinin yanlış enerji, sanayi ve tarım politikalarıyla birleşmesidir. Jeotermal yatırımlar, madencilik faaliyetleri ve sanayi genişlemesi; suyu, toprağı ve tarımı ikincil gören bir kalkınma anlayışıyla hayata geçirilmektedir.

Bu süreç, şirketleşmiş tarımsal yapıları önceleyen tarım politikalarıyla tamamlanmaktadır. Gediz Havzası’nda tarımsal üretim giderek imkânsız hale gelmekte; üreticiler düşük alım fiyatları, artan maliyetler ve su yetersizliği nedeniyle tarımdan kopmaktadır. Tarımdan koparılan nüfus, geçim alternatifi olarak OSB’lere yönlendirilirken; Türkiye genelinde gıda üretimi ithalata bağımlı hale gelmekte, üretici ürettiğini satamazken tüketici pahalı gıdaya mahkûm edilmektedir. Bu nedenle Gediz’deki ekolojik yıkım, tarımla uğraşan emekçiler açısından mülksüzleşme, işçileşme ve ucuz işgücüne dönüşme sürecini hızlandırmaktadır.

Kısacası Gediz’te yaşanan kriz; suyun, toprağın ve tarımın piyasa mantığına terk edilmesinin bir sonucudur. Su olmadan tarım, tarım olmadan gıda mümkün değildir.
Gediz kurursa, Ege’nin tarımı da kurur. Ege tarımının çökmesi ise, ülke genelinde yaşanan gıda krizini daha da derinleştirir.

Çözüm Önerileri, Talepler ve Planlama: Agro-ekolojik ve Kamucu Bir Havza Planlaması

Gediz Havzası’nda yaşanan krize verilecek yanıt, parçalı önlemlerle sınırlı olamaz. Gerekli olan, agro-ekolojik ve kamucu bir havza planlamasıdır. Bu yaklaşım, suyu, toprağı ve gıdayı piyasanın değil, toplumun ortak varlıkları olarak ele alır.

Birinci ve temel talep, Gediz Havzası’nın tarıma dayalı özel statülü bir alan olarak tanımlanmasıdır. Bu statüye dayalı özel bir yasal düzenleme; havzada sanayi, madencilik ve enerji faaliyetlerinin sınırlandırılmasını, tüm tarım dışı faaliyetlerin ekolojik sınırlar içinde ve tarımsal önceliklere göre düzenlenmesini sağlayacaktır. Isparta’da uygulanan benzer örnekler, bu tür yasal çerçevelerin mümkün ve etkili olduğunu göstermektedir.

İkinci olarak, kamucu ve havza ölçekli bir su yönetimi hayata geçirilmelidir. Gediz Nehri için ekosistemin ihtiyaç duyduğu asgari su akışı güvence altına alınmalı; nehri besleyen kollara yapılan barajların ve göletlerin nehir üzerindeki etkileri yeniden değerlendirilmelidir. Kaçak sondaj kuyuları kapatılmalı, yeraltı suları kamusal denetim altına alınmalı ve yeni sondajlara izin verilmemelidir.

Üçüncü olarak, kirlilikle mücadele kararlı biçimde ele alınmalıdır. Tüm organize sanayi bölgelerinde ileri arıtma zorunlu hale getirilmeli; arıtması olmayan ya da çalışmayan tesislerin faaliyetleri durdurulmalıdır. Madencilik ve jeotermal yatırımlar, tarım alanları ve su havzaları açısından yeniden değerlendirilmelidir.

Bu çerçevede agro-ekolojik tarımsal planlama, Gediz’in geleceğinin temelini oluşturmalıdır. Suya ve toprağın yerel niteliklerine uygun ürün desenleri belirlenmeli; kimyasal girdilere bağımlılık azaltılmalı ve toprağın uzun vadeli verimliliği korunmalıdır. Agro-ekoloji, aynı zamanda tarım-gıda şirketlerinin monokültür dayatmasına karşı, ürün çeşitliliğinin korunmasını ve geliştirilmesini hedeflemelidir. Sultaniye üzümü başta olmak üzere havzanın tarihsel olarak sahip olduğu üzüm, pamuk, sebze, meyve ve yeşillik üretimi kamusal planlama yoluyla güvence altına alınmalı; tek ürün dayatmasına ve tarımsal tekelleşmeye karşı çok ürünlü, dayanıklı ve yerel bilgiye dayalı bir üretim yapısı desteklenmelidir.

Son olarak, Gediz Havzası’nda gıda egemenliğine dayalı bir planlama esas alınmalıdır. Gediz, gıdanın üretim, dağıtım ve tüketim süreçlerinde şirket egemenliğine karşı halk egemenliğinin tesis edilmesiyle korunabilir. Kamunun alım garantileri, taban fiyat uygulamaları ve yerel gıda tedarik ağları güçlendirilmeden üreticinin tarımda kalması mümkün değildir. Gıda, uluslararası ticaret için üretilen bir meta değil; kamusal bir haktır.

Gediz için savunduğumuz bu yaklaşım, yalnızca bir çevre koruma talebi değil; tarımın, gıdanın, suyun ve yaşamın korunmasına yönelik adil ve kamucu bir planlama çağrısıdır. Bugün atılacak adımlar, milyonlarca insanın ve doğanın yaşamını ve geleceğini belirleyecektir.

Sosyal Haklar Derneği Ege Bölge Temsilciliği

Sosyal Haklar Derneği Soma Temsilciği

Leave a Reply

Your email address will not be published.