İran – İsrail – ABD Savaşının Gölgesinde Dünya Su Günü 

Savaşlar sadece toprakları değil, suyun geleceğini de yok ediyor. Çatışma bölgelerinde stratejik hedef haline getirildi. Bu durum uluslararası hukuka göre bir savaş suçu ve su hakkının ağır ihlali.

Görsel: Euronews

Ortadoğu’da su, petrol kadar stratejik bir kaynak olduğu için tarih boyunca çatışmaların ya ana sebebi ya da en önemli tetikleyicisi oldu. Bilinen en eski Su Savaşı olan 

Lagaş ve Umma Savaşı (M.Ö. 2450); kısa ömrüne karşın 20. Yüzyıla damgasını vuran Altı Gün Savaşı (1967) ve daha niceleri bu bölgede hem çatışmaların sebebi hem de savaşlarda silah olarak kullanılır oldu. 

2026 yılı Mart ayı itibarıyla bölgede tırmanan İran-İsrail-ABD çatışması, bölgenin su kaynaklarını da birer savaş cephesine dönüştürdü. Petrol arzından ziyade, bölgedeki milyonlarca insanın hayatta kalması için gerekli olan içme suyu altyapısı tehlike altında. Körfez ülkeleri (BAE, Kuveyt, Suudi Arabistan vb.) içme suyunun %70 ile %90’ını deniz suyu arıtılarak elde ediyor. Tuzdan arındırma (desalinizasyon) tesislerine saldırılar doğrudan içme ve temizlik suyunu hedefliyor. Mart 2026 başından itibaren Bahreyn ve İran’daki (Keşm Adası) bazı arıtma tesisleri İHA ve füze saldırılarıyla hasar gördü. Kuveyt ve BAE’deki bazı tesisler de yakınlarındaki enerji veya liman altyapılarına düzenlenen saldırılar nedeniyle işlevsiz kaldı. 

Çatışmaların su kalitesi üzerindeki en somut ve korkutucu etkisi çevresel kirlilik. Petrol depoları ve rafinerilerin vurulması sonucu gökyüzüne yayılan devasa duman bulutları, bölgede “siyah yağmur” olarak bilinen kirli yağışlara neden oluyor. Bu yağışlar hem yüzey sularını hem de sınırlı tarım alanlarını zehirliyor. Hürmüz Boğazı ve çevresindeki tanker trafiğine yönelik saldırılar, deniz suyunun petrolle kirlenmesi riskini artırıyor. Bu da arıtma tesislerinin su alımını imkansız hale getiriyor. 

İran ise, savaşa halihazırda kuraklık ve yeraltı su kaynaklarının tükenmesiyle yani su iflası ile girdi. Elektrik ve internet altyapısına yönelik siber ve fiziksel saldırılar, su dağıtım sistemlerini ve baraj yönetimini neredeyse felç etti. Su durumunu raporlayan uluslararası kaynaklar, Tahran gibi büyük şehirlerin suyun tamamen tükenmesi anlamına gelen “Sıfırıncı Gün” (Day Zero) eşiğine geldiğini belirtiyorlar.

Savaşlar sadece toprakları değil, suyun geleceğini de yok ediyor. Çatışma bölgelerinde (Gazze, Ukrayna, Sudan) su altyapıları (arıtma tesisleri, barajlar) stratejik hedef haline getirildi. Bu durum uluslararası hukuka göre bir savaş suçu ve su hakkının ağır ihlali.

Gazze’de su tesislerinin %80’inden fazlasının hasar görmesi sonucu insanların günlük su tüketimi hayatta kalma sınırı olan 3 litrenin altına düşmüş durumda. Bu da kolera gibi salgın hastalıkları tetikliyor. Patlayıcıların yeraltı sularına karışması ve atık su tesislerinin çalışmaması, su kaynaklarında on yıllar sürecek geri dönülemez kirliliğe neden oluyor.

Türkiye’nin sorunu yönetim

Yüz yıllardan beri savaşların ortasında bir konuma sahip Türkiye su konusunda hassasiyet göstermek zorunda ancak yönetimler Su Hakkı’nı ticari bir ürüne dönüştürmeyi seçiyor. Uzun süredir dile getirildiği üzere Türkiye, eski okul kitaplarında yazıldığı gibi “su zengini” bir ülke değil, “su stresi altında” bir ülke. Son 25 yılda Akdeniz Havzası’ndaki yağışların yaklaşık %20 oranında azaldığı da bir vaka. İklim krizini bir yana koyarsak Türkiye’de suyun azalması ve pahalılığı ağırlıklı olarak yönetim sorunlarına işaret ediyor:

Türkiye’de son 25 yılda kişi başına düşen yıllık kullanılabilir su miktarı yaklaşık 344 metreküp azaldı. Kişi başına düşen su 2000’li yılların başında 1.600-1.700 metre küp olan kullanım 2023-2024 itibarıyla 1.313 m3 oldu. Mart 2026 itibarıyla, Türkiye’de dört kişilik bir ailenin aylık içme suyu masrafı (şebeke ve ambalajlı su dahil) yaklaşık 3 bin TL’ye ulaşabiliyor. Bu maliyet, asgari ücretle geçinen ailelerin bütçesinin yüzde %10,69’u gibi önemli bir yer tutuyor. 

Türkiye’de suyun maliyetli olmasının veya “daha ekonomik olamamasının” nedenlerini, üretimden musluğa ulaşana kadar geçen süreçteki etkilerine göre en kritik olandan başlayarak şöyle sıralayabiliriz:

Enerji Maliyetleri (Elektrik): En büyük kalem. Suyun kaynağından alınıp arıtılması ve özellikle yüksek rakımlı yerleşim yerlerine pompalanması için devasa miktarda elektrik harcanıyor. Enerji fiyatlarındaki artış doğrudan su faturasına yansıyor.

Kayıp ve Kaçak Oranları: Türkiye genelinde şebekelerdeki su kayıp-kaçak oranı ortalama %30-40 civarında (bazı bölgelerde daha yüksek). Sisteme verilen her 100 litrenin 40 litresi yolda kaybolduğu için, kalan 60 litrenin maliyeti otomatik olarak artıyor.

Döviz Kuruna Bağlı Giderler: Suyun temizlenmesi için kullanılan klor ve diğer kimyasal maddeler ile altyapıda kullanılan boru/pompa gibi ekipmanların çoğu ithal. Döviz artışı bakım ve işletme maliyetlerini yükseltiyor.

Hızlı ve Plansız Kentleşme: Şehirlerin hızla büyümesi, mevcut altyapının sürekli yenilenmesini ve genişletilmesini gerektirir. Bu devasa altyapı yatırımları (barajlar, arıtma tesisleri) belediye bütçelerine büyük yük bindiriyor. 

Tarımsal Kullanım: İktidarların ziraat faaliyetlerine ilgisiz kalmasının bir sonucu olarak Türkiye’deki su kaynaklarının yaklaşık %77’sini çeken tarım sulamaları, üretim olarak ekonomiye yansıyamıyor. Tarımdaki asıl su kaybı üretim türünden ziyade yöntemden kaynaklanıyor. Türkiye’de tarımsal suyun %48’i bitkiye ulaşmadan (iletim hatlarındaki sızıntılar ve vahşi sulama nedeniyle) kayboluyor. Mevcut sistemde su verimliliği %52 seviyesinde. 

Güney Kore Başarısı

Türkiye, kişi başına düşen yaklaşık 1.313 metreküp su ile “su stresi yaşayan” bir ülke. Buna en yakın ve en başarılı örnek Güney Kore (Kişi başı 1.359 metre küp). Güney Kore, Türkiye ile neredeyse aynı su potansiyeline (su kıtlığı sınırında) sahip olmasına rağmen, suyu vatandaşa çok daha ekonomik ve verimli ulaştırıyor. Güney Kore’de şebeke suyu içilebiliyor. En büyük ekonomik fark buradan kaynaklanıyor. Güney Kore’de asgari ücretli bir ailenin toplam maaşının sadece %1,4 ile %2’si su faturasına gidiyor. Türkiye’de şebekeye verilen suyun %30-40’ı yolda kaybolurken (bu maliyet tüketiciye yansır), Güney Kore teknolojiyi kullanarak bu oranı %2-5 seviyelerine indirmiştir. Güney Kore Modeli (K-Water) şebeke verimliliği ve teknolojik altyapı başarısı, OECD Su Yönetimi raporlarında “başarı hikayesi” olarak sunuluyor. 

Türkiye’de suyun “içilebilirliği” yalnızca bulunduğu ilin su idaresinin sağladığı suyun kalitesine bağlı değil. Su kaliteli olarak binalara kadar ulaşsa da evlere ulaştıran altyapı ve borular eskimiş ve suyun kalitesini bozacak hale gelmiş olabiliyor. İstanbul genelinde eski ve yeni çeşmelere su temin eden İSKİ’nin suyu, bazı evlerin musluklarından akandan çok daha sağlıklı olabiliyor.

Leave a Reply

Your email address will not be published.