İliç Madeni Sosyal Cinayeti ve Hak İhlalleri

İliç Maden Katliamının üzerinden 2 yıl geçti. Tüm sosyal cinayetlerde olduğu gibi burada da ihmal ve ihlal edilen sosyal hakların sonunda yaşatılan yaşam hakkı ihlalleri var. Hiç bir kaza fıtrat değildir ve mutlaka önlenebilir. Bu nedenle sosyal cinayettir. İliç Sosyal Cinayeti’ne baktığımızda çok sayıda hak ihlalini bariz görürüz.

Erzincan’ın İliç ilçesinde bulunan Çöpler Altın Madeni’nde 13 Şubat 2024 tarihinde meydana gelen liç yığını çökmesi, Türkiye’nin yakın dönemindeki en ağır iş cinayetlerinden ve çevre felaketlerinden biri olarak kayda geçmiştir. Yığın liç sahasında istiflenen siyanürlü cevher malzemesinin duraylılığını yitirmesi sonucu meydana gelen kazada 9 işçi yaşamını yitirmiş, büyük miktarda kimyasal içerikli atık çevreye yayılmıştır. Bu olay, yalnızca teknik bir kaza değil, uzun süredir bilinen risklere rağmen faaliyetlerin sürdürülmesi sonucu meydana gelen önlenebilir bir felaket niteliğindedir. Maden sahasında 2014 ve 2021 yıllarında kapasite artışına yönelik ÇED Olumlu kararları verilmiş, liç kapasitesi önemli ölçüde artırılmıştır. Buna rağmen, bilirkişi incelemelerinde çevresel ölçümlerde bazı kirletici parametrelerin sınır değerleri aştığı ve buna rağmen kapasite artışına izin verildiği tespit edilmiştir. Ayrıca 2022 yılında aynı sahada siyanür solüsyonu kaçağı meydana gelmiş ve faaliyetler geçici olarak durdurulmuştur. 

Tüm bu bulgular, kazanın öngörülebilir olduğunu ve gerekli önleyici tedbirlerin yeterince alınmadığını göstermektedir.

Yaşam hakkının ihlali

Yaşam hakkı, Anayasa’nın 17. maddesi ve Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin 2. maddesi ile güvence altına alınmıştır. Bu hak, devletin yalnızca doğrudan müdahalelerden kaçınmasını değil, öngörülebilir risklere karşı bireyleri koruma yükümlülüğünü de içerir.

Bilirkişi raporunda, kazanın kaçınılmaz olmadığı, tasarım ve projelendirme sürecinde stabilite analizlerinde gerekli mühendislik kriterlerinin tam olarak sağlanmadığı ve tasarım firmalarının hatalı değerlendirmeler yaptığı tespit edilmiştir. Ayrıca raporda, kazada çok sayıda kişinin asli kusurlu olduğu ve ÇED olumlu kararı veren yetkililerin de sorumluluğu bulunduğu belirtilmiştir. 

Bu bulgular, yaşam hakkının korunmasına yönelik yükümlülüklerin hem işletmeci hem de idari makamlar tarafından ihlal edildiğini göstermektedir.

Güvenli çalışma hakkı ve iş sağlığı hakkının ihlali

Çalışma hakkı ve güvenli çalışma koşullarında çalışma hakkı, Anayasa’nın 49. maddesi ile güvence altına alınmıştır. İş Sağlığı ve Güvenliği Kanunu (6331), İş Kanunu (4857) ve ILO’nun 176 sayılı Madenlerde Güvenlik ve Sağlık Sözleşmesi, işverenin ve devletin işçilerin yaşamını ve sağlığını koruma yükümlülüğünü açık şekilde düzenlemektedir.

Maden sahasında daha önce yaşanan siyanür kaçağına rağmen faaliyetlerin devam ettirilmesi, kapasite artışı verilmesi ve gerekli teknik önlemlerin alınmaması, işçilerin açık ve öngörülebilir bir risk altında çalıştırıldığını göstermektedir. Bu durum, hem işverenin hem de denetim yükümlülüğü bulunan kamu kurumlarının iş sağlığı ve güvenliği yükümlülüklerini ihlal ettiğini ortaya koymaktadır.

Ayrıca bilirkişi raporunda liç yığınına ilişkin güvenlik katsayısının sınanmamış olduğunun tespit edilmesi, kazanın teknik olarak öngörülebilir ve önlenebilir olduğunu açıkça göstermektedir. Güvenlik katsayısı, liç yığınının stabilitesini belirleyen temel mühendislik parametrelerinden biridir. Bu parametrenin sınanmamış olması, gerekli teknik özenin gösterilmediğini ve denetim mekanizmalarının etkin şekilde işletilmediğini ortaya koymaktadır. Bu durum, kazanın kaçınılmaz bir doğa olayı değil, önlenebilir bir yapısal ihmal sonucu meydana geldiğini göstermektedir.

Etkili soruşturma ve adil yargılanma hakkının ihlali

Yaşam hakkının ihlal edildiği durumlarda devletin etkili, bağımsız ve tarafsız bir soruşturma yürütme yükümlülüğü bulunmaktadır. Bu yükümlülük, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin 2. maddesi ve Anayasa’nın 36. maddesi kapsamında güvence altına alınmıştır.

Bilirkişi raporunun kapasite artışı ile kaza arasında bağlantı kurmasına rağmen, idari sorumluluğa ilişkin değerlendirmelerin yeterince etkin ve bağımsız şekilde yapılmaması, etkili soruşturma yükümlülüğünün ihlal edildiğine işaret etmektedir. Bu durum, sorumluların tespiti ve hesap verebilirliğin sağlanması bakımından cezasızlık riski doğurmaktadır. Nitekim İliç’te yaşanan katliama dair hazırlanan ilk bilirkişi raporunda “ÇED olumlu” raporu veren Çevre Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanlığı yetkililerinin kusurlu olduğu, kapasite artışı ile kaymanın doğrudan ilişkili olduğu tespit edilmesine rağmen, bakanlık yetkilileri hakkında savcılık tarafından takipsizlik kararı verilmiştir. Bu durum etkili soruşturma yükümlülüğünün davanın henüz başında ihlal edildiğini göstermektedir.

Sağlık hakkı ve sağlıklı çevrede yaşama hakkının ihlali

Anayasa’nın 56. maddesi, herkesin sağlıklı ve dengeli bir çevrede yaşama hakkına sahip olduğunu hüküm altına alırken, devlete ve yurttaşlara çevreyi koruma ve geliştirme yönünde pozitif yükümlülükler yüklemektedir; bu bağlamda İliç Çöpler Altın Madeni’nde meydana gelen liç yığını çökmesi sonrasında yapılan sınırlı resmî ölçümler ve bazı bağımsız bilimsel değerlendirmeler, akut bir siyanür yayılımının sınırlı kaldığını ileri sürse de, liç materyalinin yüksek arsenik ve ağır metal içeriği nedeniyle özellikle yeraltı suyu, toprak ve Fırat havzası üzerinde uzun vadeli ve gecikmeli etkiler yaratma potansiyelinin devam ettiğini göstermektedir. 

Çevre biliminde “latent zarar” olarak tanımlanan bu tür etkiler, çoğu zaman yıllar içinde ortaya çıkmakta ve asit maden drenajı yoluyla ağır metallerin su sistemlerine taşınması riski, ekosistem bütünlüğü ile birlikte insan sağlığı üzerinde kalıcı tehditler doğurabilmektedir. Bu nedenle, Anayasa’nın 56. maddesi uyarınca devletin yalnızca kazadan sonraki akut etkileri ölçmekle yetinmesi değil, aynı zamanda yeraltı suyu, yüzey suyu, sediment ve biyolojik yaşam üzerindeki etkileri kapsayan, bağımsız, şeffaf ve uzun dönemli bir çevresel izleme ve koruma mekanizması kurması bir takdir meselesi değil, anayasal bir yükümlülüktür; aksi halde, çevre hakkı yalnızca ihlal edilmiş bir hak değil, etkileri zamana yayılan ve telafisi güç sonuçlar doğurabilecek bir anayasal güvencenin fiilen askıya alınması anlamına gelecektir.

Bilgi edinme, şeffaflık ve katılım hakkının ihlali

Bilgi edinme hakkı, 4982 sayılı Bilgi Edinme Hakkı Kanunu ile güvence altına alınmıştır. Çevresel riskler ve madencilik faaliyetlerine ilişkin bilgilerin kamuoyu ile şeffaf şekilde paylaşılmaması, yerel halkın ve çalışanların riskler hakkında bilgi sahibi olma ve karar süreçlerine katılma hakkını zedelemektedir.

Daha önce yaşanan siyanür kaçağına rağmen kamuoyunun yeterince bilgilendirilmemesi, devletin şeffaflık ve hesap verebilirlik yükümlülüğünün ihlal edildiğini göstermektedir.

Çevresel adalet ve gelecek nesillerin haklarının ihlali

Siyanürlü madencilik faaliyetlerinin doğaya verdiği zarar, yalnızca mevcut nesli değil, gelecekte bu bölgede yaşayacak nesilleri de etkilemektedir. Bu durum, sürdürülebilir kalkınma ve kuşaklararası adalet ilkelerinin ihlal edildiğini göstermektedir.

Devletin çevresel zararları önleme ve rehabilite etme yükümlülüğünü yerine getirmemesi, gelecek nesillerin sağlıklı bir çevrede yaşama hakkını da ihlal etmektedir.

Leave a Reply

Your email address will not be published.