Yaşam Hakkı ve Sosyal Haklar: Bölünemez Bir Hak Alanı

Yaşam hakkı, hukuk tarihinde genellikle birinci kuşak haklar arasında tanımlanır ve çoğu zaman devletin “öldürmeme” yükümlülüğüyle sınırlandırılarak ele alınır. Oysa yaşam hakkı, yalnızca biyolojik varlığın sürdürülmesi değil; insanın güvenli, sağlıklı ve onurlu bir biçimde yaşayabilmesinin maddi koşullarını da içerir. Bu koşullar ise doğrudan sosyal haklar alanıyla belirlenir.

Bu nedenle yaşam hakkı ile sosyal haklar arasında hiyerarşik değil, kurucu ve iç içe geçmiş bir ilişki vardır. Barınma, ulaşım, sağlık, çalışma, eğitim, çevre ve enerji gibi sosyal haklar ihlal edildiğinde, ortaya çıkan sonuç çoğu zaman yalnızca bir “hizmet eksikliği” değil, yaşam hakkının gaspıdır.

Sosyal Hak İhlallerinin Sonucu Olarak “Sosyal Cinayet”

Friedrich Engels’in 19. yüzyılda kullandığı “sosyal cinayet” kavramı, bugün hâlâ güncelliğini korumaktadır. Engels’e göre, devletin ve egemen sınıfların öngörülebilir ve önlenebilir koşulları değiştirmemesi sonucu gerçekleşen ölümler, bireysel kazalar değil, toplumsal cinayetlerdir.

Bugün sosyal hak ihlalleri sonucunda yaşanan ölümler de bu çerçevede değerlendirilmelidir. Çünkü bu ölümler, tesadüfi değildir, önceden bilinen riskler içerir, önlenebilir niteliktedir, kamusal sorumluluk altında gerçekleşir. Dolayısıyla sosyal hakların ihlali, yalnızca dolaylı bir zarar değil, doğrudan yaşam hakkı ihlalidir.

Türkiye’de her yıl yüzlerce işçinin yaşamını yitirdiği iş cinayetleri, çalışma hakkının yaşam hakkından bağımsız ele alınamayacağını açıkça göstermektedir. Güvencesiz çalışma, denetimsizlik, sendikasızlaştırma ve maliyet düşürme politikaları, işçileri ölüme sürükleyen koşulları yaratmaktadır. Bu ölümler, “iş kazası” olarak değil, güvenli ve sağlıklı çalışma hakkının ihlali sonucu gerçekleşen yaşam hakkı ihlalleri olarak tanımlanmalıdır.

Sağlık hizmetlerine erişimin engellenmesi, barınma koşullarının güvensizliği, çevresel yıkım ve enerji yoksulluğu da yaşam hakkını doğrudan etkileyen sosyal hak ihlalleridir. Sağlık hizmetine erişemediği için ölenler; depremde, yangında, selde güvenli konutlara sahip olmadığı için yaşamını yitirenler; termik santralların, madenlerin ve zehirli atıkların yarattığı hastalıklar nedeniyle ölenler, yalnızca “kaderin” değil, sosyal hakların gasp edilmesinin sonucudur.

Daha somutlaştırırsak, Çorlu’da 2018 yılında yaşanan tren faciası, yaşam hakkı – sosyal hak ilişkinin en somut örneklerinden biridir. Yetersiz altyapı bakımı, mühendislik uyarılarının dikkate alınmaması, kamu kaynaklarının başka alanlara yönlendirilmesi ve denetimsizlik; ulaşım hakkının sistematik biçimde ihlal edilmesine yol açmıştır. Bu ihlallerin sonucu 25 insanın ölümü olmuştur. Bu olay ne bir “kaza” ne de doğal bir felakettir. Çorlu’da yaşanan, güvenli ulaşım hakkının ihlali yoluyla gerçekleşmiş bir yaşam hakkı gaspıdır. Sorumluluk yalnızca bireysel ihmallerde değil, kamusal karar alma süreçlerindedir.

Yaşam Hakkını Yeniden Tanımlamak

Bu nedenle yaşam hakkını yalnızca devletin “öldürmemesi” olarak tanımlamak yetersizdir. Yaşam hakkı aynı zamanda önlenebilir riskleri ortadan kaldırma; güvenli ve erişilebilir kamusal hizmetler sunma; sosyal hakları eşit ve ayrımcılıktan uzak biçimde sağlama yükümlülüğünü de içerir. Yaşam hakkı, sosyal haklar olmadan korunamaz. Sosyal haklar ihlal edildiğinde, yaşam hakkı soyut bir anayasal maddeye indirgenir.

Bu nedenle yaşam hakkı mücadelesi, aynı zamanda sosyal haklar mücadelesidir. Ulaşım hakkını, çalışma hakkını, sağlık ve barınma hakkını savunmak; yaşam hakkını savunmaktır. Sosyal hak ihlalleri sonucu gerçekleşen her ölüm, bireysel bir trajedi değil, kamusal sorumluluk altında işlenmiş bir yaşam hakkı ihlalidir. Bu gerçeği görünür kılmak, hak mücadelesinin temel görevlerinden biridir.

Leave a Reply

Your email address will not be published.